• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/kitapkonagi
  • https://twitter.com/tasarim_konagi

Murat Şaşzade

Murat Şaşzade
Medresede Hediye
18/11/2016
 

Caddede insan kalabalığına karışmış bir halde vitrinlere baka baka yürüyordum. Yüzlerine baktığımda hepsinde bezginlik, çaresizlik ve karamsarlık fark ettim. Herkes bu şehrin girdabında kaybolmuşa benziyordu. Çok sevdiğim dükkânın önüne geldiğimde bu sene moda olan gömlekler ve kravatlar dikkatimi çekti. Ayaklarım beni otomatik olarak içeri yöneltti. Sandalyesinde müşterisizlikten pineklediğini tahmin ettiğim satış elemanı sahte bir gülümsemeyle “Hoş geldiniz Doğu Bey,” dedi. 
 
“Hoş bulduk.”
 
“Gömlek mi bakacaktınız?”
 
“Hayır, kravatlarınızı görmek istiyorum.”
 
“Böyle gelin göstereyim.”
 
Satış görevlisi askıda duran birkaç kravatı tezgâh üzerine sıraladı. İnandırıcı olmayan gülümsemesini takınarak “Bu sene örme kravatlar çok moda,” dedi. 
 
“Örme kravat istemiyorum.”
 
“Ama bu sene herkes bundan takıyor. Çok şık görüneceksiniz.”
 
“Herkesin takması beni enterese etmiyor. Müsaade edersen kendim bakayım.”
 
Bizimkinin yüzünün düşmesine aldırış etmeden diğer kravatlara göz attım. Onca kravatın içinde bulduğum mavi puantiyeli siyah kravatın karşısında bir süre çakılı kaldım. Elimle tuttum, kravat elime yapışmış gibiydi. Sanki zihnimin derinliklerinde bu kravatla ilgili gömülmüş hatıralar vardı. Kararımı vermiştim ve satış elemanının yüzüne bile bakmadan “Bunu alıyorum,” dedim.
 
“Peki, nostaljiyi seviyorsunuz anlaşılan” diye yaptığı zevzekliğe aldırış etmeden yüzüne en soğuk gülümsememle baktım. Kravatın parasını ödedikten sonra dükkândan çıktım. Nereye gittiğimi aldırış etmeden yürümeye koyuldum. Zihnimde bu kravatta ne bulduğumun cevabını arıyordum. Kendimi zorladığım halde silik bazı anılar aklıma geldi ama hiçbiri tatmin edici değildi. Kravat sanki geçmişimden anısını gömdüğüm birini hatırlatıyordu. Yere bakıp düşünerek yürürken birinin omuz atmasıyla sarsıldım, arkama bakıp sert bir biçimde tepki göstermeye fırsat bulamadan çarpan şahsın kalabalık içinde kaybolduğunu gördüm. İçime bir kurt düşüp ceplerimi kontrol etme ihtiyacı hissettim. Her şeyin yerli yerinde duruyordu. Fakat montumun açık olan cebinde bir şey vardı. Çıkarıp baktım, bir not kâğıdıydı. Aklım almadı, hangi manyak cebime böyle bir not koyar ki diye düşündüm. Merakla okudum. “Aradığın cevabı Cafer Ağa Medresesinde bulacaksın.” İster istemez zihnime kuşku dolu düşünceler üşüşmeye başladı. Arkama dönüp bir daha baktım, herkes bende şüphe uyandırıyordu. Acaba beni birileri kravat aldığım dükkâna kadar takip mi etti diye düşündüm. Yoksa üzerimde bir tür zihin kontrol programı mı uygulanıyordu. Kendime saçmalama dedim. Kim ya da hangi güç kravatla ilgili düşüncelerimi öğrenip harekete geçebilirdi ki! Akıl dışı düşüncelerimi zihnimden kovup mantıklı düşünmeye çalıştım. İçimden bir ses çok temkinli olmamı söylerken, macerayı seven tarafımın çağrısına uyarak tarihi medreseye gitmeye karar verdim. Tramvay durağına kadar on dakikalık mesafe çevreyi kolaçan etmek ve karşıma çıkan insanları süzmekten dolayı bana bir saat gibi geldi. Durakta medresede tuzak kurulduysa neler yapabileceğimi düşündüm. Bana böyle bir daveti kimin göndermiş olabileceği üzerinde durdum. Böyle bir şey yapabilecek iki kişi aklıma geliyordu ama onları hayatımdan çıkarmıştım. Tramvayın gelmesi ve duraktaki insanların birbirlerini dirseklercesine araca binmeleriyle zihnimi kemiren düşüncelerden kurtuldum. Yaklaşık on dakika sonra durakta indim. Yürürken ihtişamıyla karşımda beliren Sultanahmet’e bakınca kuşkucu düşüncelerin beynime zehir saçmasını geçici bir süre engelledim. Yürümeye devam ettim ve tüm cazibesiyle yaptığı “Beni gez,” davetlerini geri çevirerek Ayasofyayı geride bıraktım. Varmak istediği hedefe kilitlenmiş bir halde yürümeye devam ettim. Medreseye giden sokağın arnavut kaldırımında öbek öbek birikmiş çınar yapraklarını üzerinde basarak yürümek tedirginliğimi giderdi. Ayaklarımla ezdiğim yaprakların çıtırtısını dinleyerek yokuş aşağı hiçbir kuşkucu düşünceye takılmadan yürüdüm. Çıkmaz sokağın sonunda kızarmış sarmaşık yapraklarının ortasında kalan kapısıyla medrese karşıma çıktı. Kapı ziline üç kez bastım. Diafondan bir ses duydum.
 
“Kimsiniz?”
 
“Doğu ben.”
 
Adımı söyler söylemez otomatın devreye girmesiyle kapı açıldı. İçeri girdiğimde tarifi mümkün olmayan bir huzur duygusu kuşkucu düşüncelerimi alt etti. Avlunun sağ tarafındaki kubbeli kısımda bir kahve vardı. O tarafa doğru yürüdüm. Dışarı atılmış masaların en sonunda bana arkası dönük bir adam oturuyordu. Üzerinde yakası kalkık bir siyah palto vardı. Adamın yanına doğru giderken mekânda ondan başka kimsenin olmadığını gördüm. Aramızda birkaç adım mesafe kalmıştı ki sırtı bana dönük adam tok bir sesle “Komutanım sen mi geldin?” diye seslendi. Lakabımı çok az kişi bildiği için heyecanlandım. Ayağa kalkıp bana doğru gülümsedi ve kollarını açtı. Bu kel ve çekik gözlü, homurdanarak konuşan adamı çok iyi tanıyordum. Ama burada olması imkânsızdı.
 
Boynuma sarıldı ve kucaklaştık. Güçlü elleriyle sırtıma iki tokat indirince “Severken öldüreceksin Reha Başkanım,” dedim.
 
“Özlemişim be seni Doğu.”
 
“Ben de öyle Başkanım. Burada ne arıyorsun?”
 
Bıyık altında gülerek cevap verdi. “Seni görmeye geldim.”
 
“Yok artık, İzmir’den benim için mi geldin.”
 
“Geç otur.”
 
Karşısına otururken, bakışlarının elimdeki torbaya takıldığını fark ettim.
 
“Çay içelim mi ne dersin?”
 
“Olur.”
 
Reha BaşkaN elini kaldırarak salladı. İçeride kimse gözükmemesine rağmen beyaz gömlek üzerine siyah kazak giymiş kıvırcık saçlı bir garson koşarak geldi ve saygıyla eğilerek selamladı. “Buyurun Başkanım.”
 
“Bize iki çay getir.”
 
“Baş üstüne.”
 
Garson gözden kaybolduktan sonra Reha Başkan’ın yüzünü dikkatle süzmeye başladım. Baklayı ağzından ne zaman çıkaracağını merak ediyordum.
 
Yüzüme bakıp gülümsedi ve “Sana söyleyeceğim şey için meraktan çatlıyorsun değil mi?” dedi.
 
“Yok Reha Başkanım.”
 
“Hadi hadi kıvırma.”
 
Çaresiz başımı salladım.
 
Gözlerimin içine o kadar etkili bakıp “Şu torbanın içinde ne var, bana bir şey mi getirdin,” dedi ki elim hiç düşünmeden torbaya gitti. Açıp aldığım kravatı gösterdim.
 
“Güzel bir kravatmış, güle güle kullan.”
 
Donuk bakışlarla karşılık verdim. “Takar mıyım takmaz mıyım, bilmiyorum.”
 
“Neden böyle dedin?”
 
“Reha Başkanım, siz bunu boş verin de beni buraya siz mi çağırttınız onu söyleyin.”
 
“Ben niye çağırayım seni Komutan,” diye homurdandı ve ardından bir kahkaha patlattı. “Kendi ayaklarınla geldin.”
 
“Benimle dalga geçmeyin Başkanım.”
 
“İlahi Doğu,” diyerek daha yüksek sesle güldü.
 
“Reha Başkanım, hayret bir şeysiniz. Beyoğlu’nda bir dükkâna girdim, bu kravatı aldım. Kafamda bir sürü düşünceyle Taksim’e yürürken, bir adam bana çarptı. Cebime bir not bırakmış, notta aradığım cevabı burada bulacağım yazıyordu.”
 
O sırada garson çayları bırakıp gitti. “Yahu bir yudum çay iç, biraz etrafına bak, içinde bulunduğumuz mekânın tadını çıkar. Sonra konuşuruz.”
 
Kravata bakarak çaydan bir yudum aldım. Zihnimde tekrar silik görüntüler belirdi. Boynuna kravat takmış bir yaşlı adam vardı. Yüzünü seçemiyordum. Zihnimdeki görüntüdeki kravat aldığım kravatın tıpatıp benzeriydi. Reha Başkanın tok sesi beni kendime getirdi, zihnimdeki görüntüleri dağıldı. “Kravatla alıp veremediğin nedir? Deminden beri başını eğmiş ona bakıyorsun.”
 
“Başkanım geçmişimdeki birisinin hatırasıyla ilgili gibi geliyor.”
 
“Bu mekânda cevabı bulmak istiyorsan, sadece bana odaklan.”
 
Reha Başkan’ın tok sesiyle verdiği cevap üzerine içimde dayanılmaz bir arzu duydum. Ellerim otomatik olarak kravatı Başkan’a uzattı.
 
“Hayırdır, bana mı hediye ediyorsun?”
 
Güçlükle cevap verebildim. “Evet.”
 
Kravatı aldı, elinde çevirip baktı. Boynuna takıyormuş gibi yaptıktan sonra gülümsedi. “Ya Doğu komutan amma da yaptın,” diyerek kravatı bana uzattı. “Aç avucunu.
 
Avucumu açtım, kravatı rulo şeklinde yuvarlayarak avucuma koyup kapattı. “Bu senin, Komutan. Kendine aldığın hediyeyi senin takman münasip olur.”
 
Ona büyük bir hayretle ne yağacağımı bilmez bir halde bakarken “Montunu aç,” diye komut verdi. Karşı koyamadım ve açtım. Kravatı gömleğimin yakasından geçirip usta hareketlerle taktı. “Dur bir bakayım, diyerek geri gitti. “Çok yakıştı.”
 
“Aradığım cevabı bulamadım.”
 
“Acele etme,” diyerek cebinden bir ayna çıkardı. “Bak bakalım ne göreceksin?”
 
Aynayı elime aldım ve baktım. Bakmamla birlikte aynada gözlerimi kamaştıran güçlü bir ışık gördüm. Işığın şiddeti giderek artıyordu. Arka planda Reha Başkan’ın yüksek sesle söylediği “İyi bak, iyi bak. Bakalım ilmin ışığına dayanabilecek misin?” sözlerini duyuyordum. Işığın şiddeti o kadar artmıştı ki gözlerim kör olmuş gibiydi. Her yer zifiri karanlığa bürünmüştü. Başkanın sesi bu kez daha derinden ve kısık geliyordu. “Hazineni açmanı engelleyen son kilitten kurtul.” Tüm gücümü kullanarak karanlıkta kalmama rağmen kravatı çözüp attım. Dünya yeniden aydınlanmıştı, bu kez Reha Başkanım ile ayakta duruyorduk.”
 
“Bana neler oldu?”
 
Başkan tok sesiyle kahkahalar attıktan sonra “Bir şey olduğu yok ameliyattan çıktın,” dedi.
 
“Ne demek istiyorsun?”
 
Başkan “Kravatı attın, kurtuldun,” diye cevap verdi. Beni kucaklayarak boynuma sarıldı ve kulağıma fısıldadı. “Bir yıl kendi içinde yaşa ve dışarıyla teması kes. Bu yılı atlatırsan, sene sonunda kırklarda sandalyen açılacak. Toplantıya bu kravatla gelmeyi unutma. Sana bir şekilde davetiyeni ulaştırırım. Hadi bana müsaade” Reha Başkan dönüp hızla uzaklaştı ve medresenin kapısından çıktı. Daha olanları sindirmeye çalışırken, garson önüme çay getirdi.
 
“Bu nereden çıktı, şimdi?”
 
“Başkan ısmarladı.”
 
Çayı yudumlarken üzerime çöken duygu seline kendimi bıraktım. Fakat bir şey kesindi ki önümdeki bir yılın nasıl geçeceğini hiç merak etmiyordum.


Paylaş | | Yorum Yaz
377 kez okundu. Yazarlar

Yazarın diğer yazıları

Karar Tebliği - 06/10/2016
İstiklâl'de Bir Serencam - 11/06/2016
Zihnimi Kemiren Soru - 24/05/2016
Görev Tebliği - 13/05/2016
 Devamı

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Fikir Konağı
Ali Haydar Koyun
Ali Haydar Koyun: Sömürüye Dur Demek Elinizde…

Altun Özmeşe
Kalpteki Kor Parçası

Aynur Hazar
Başka Aşkın Çocukları

Çağrı Cebeci
Çağrı Cebeci: Yaşlılık

Gamze Karadağ
Kayahan Demir: Gaipten Sesler

Gamze Parlak
İnsanlık Nereye Gidiyor

Gözde Karadağ
Gözde Karadağ: Mehmet Rıza - Diseksiyon

Havva Yaşar
Tefekkür Üzerine Hasbihal

Kaşif Meriçli
Kaşif Meriçli: Gerçekler… Hayatlar… Hikâyeler

Mehmet Aydın
Ömer Faruk Kaya: Sus ve Bana Aşkı Anlat

Murat Şaşzade
Medresede Hediye

Mustafa Göktaş
Mustafa Göktaş: Bir adam, Bir gece, İki şişe.

Necdet Bayraktaroğlu
Büyük Türk Devlet Adamı Timurhan'ın Hayatı, Vasiyeti ve Yasası olan Tüzükat-ı Timur

Semih Yunca
Semih Yunca: Hasret Kalırsın

Turan Yalçın
Erhan Gök İle Röportaj

Yasemin Ilgın
Yasemin Ilgın: Hayallerim

Zeynep Didem Gezgin
Merhamet

Afşin Selim
Kitapla Diriliş

Ahmet Aytaç
Yazmak kolaydır, Okutturmak büyük marifet ister...

Ayşen Kurban
Eksiğim

Burak Kılıçaslan
Tüm Siyasi Parti Taraftarlarına Çağrımdır!

Dilruba Başak
Her Şey Sevince Güzel

Diyanet İşleri Başkanlığı
Öfkeye Hakim Olmak

Engin Dinç
İçimizi Boşaltıyorlar

Ergül Yılmaz
Bir Demet Şiir

Hayrettin Gönül
Zaferimiz Daha Bir Yaşında!

İbrahim Ethem Gören
Bir Burak bekleniyor!

İlhan Özgür
Türk Eri

Mahmut Ferhat Alptekin
Demokratik Sol

Merve Güney
Güneşin Kızı Biterken

Meryem Seyda Parlak
Psikoloji’ye (Ruh Bilimine) Olan İhtiyaç

Muharrem Dere
Doğu, Batı. Dost, Düşman! Kime Göre?

Murat Ginlik
Kısacık ve Çok Uzun Bir Hikâye

Mustafa Gündoğdu
Ölüm Var...

Nazan Arısoy
Yağmur'un Aşka Teslim Oluşu

Nurhan Işkın
Dedemin Saati

Selahattin Doğan
İyilikde İnatlaşmak